
90’lı yıllarda sıkça gelirdim bu kente. Her gelişimde kaldığım otel, şu an tepesinden körfezi izlemekte olduğum binanın yanındaydı. Mazinin ruhunu taşıyan o güzelim yapı belli ki çok zamandır işletilmiyordu. Terk edilmiş ve izbe, virane bir yere dönüşmüştü. Sabahın erken saatlerinde kente iner inmez orada konaklayacağımı düşünerek bir heves koşar adım geldiğim, gördüğüm an karşısında donakaldığım bina ana giriş kapısında devasa bir göçükle öylece duruyordu. Tutunduğu kirişlere ağırlığını vererek yere yığılmamaya ayak direse de, maziye gark olmak üzereydi neredeyse. Ayakları üzerinde durmak bile onu hayli yoruyordu belli ki. Camları kırılmış, doğramaları çürümüş durumda olan bu otel eskisi, içerisine girilmemesi gerektiğini fısıldıyordu. Dış cephesini sarmalayan sıvanın yer yer döküldüğü, altındaki oksit kırmızısı tuğlalar açığa çıktığı, dokunsan yıkılacakmış gibi mecalsiz bir görünümü vardı. O anda, kapısının birkaç metre uzağında durup da bakakaldığım bu binayla aramızda rahatsız edici bir benzerlik olduğunu duyumsadım. Aklımdan geçen “O güzelim yapı nasıl bu duruma geldi?” sorunun cevabı basitti aslında: Terk edilmişliğinden! İşte, sanırım tam da buydu bizi fena hâlde birbirimize benzeten.
