
ŞEHİR içi ulaşım hatlarında çalışan ve halk arasında “körüklü” olarak adlandırılan o uzun, kuyruklu otobüslerden nefret etmişimdir oldum olası. En yenisinden bile…
Kalabalık, sıcak, ter ve nefes kokusunun iğrenç eşliğinde dakikalarca yolculuk etmek. İşte gene, zaman zaman bir saati geçen bu sıkıntılı seyirlerden birindeyim. Gidiş akşam karanlığının koyulaştığı saatlere doğru sürerken, otobüs camından yansıyan görüntümü izliyorum. Önce göz göze bakışıyoruz. Gizemli çekiciliğimi ve gençliğimi seyrederken göz altlarımdaki torbalara takılıyor bakışlarım, oradan o torbaları çevreleyen çizgilere, ki o çizgiler bir gün kırışıklık olarak eşlik edecekler yüzüme. Sonra, sol yanağımda, elmacık kemiğinin kulağa doğru kavislendiği köşede, büyümeye çalışan sivilceyi duyurduğu hafif bir sızıyla fark ederken, bakışlarım bir kadının gözleriyle karşılaşıyor, bakışları camdan yansıyan. Çeviremiyorum ona doğru başımı, utanmayla karışık bir tür korkuyla kaçırmasın diye gözlerini. Öylece bakıyor camdaki yansımama. Bir an sonra otobüsün ani freniyle içerideki kalabalığı fark ediyorum; olanca gürültüleri apansız doluşuveriyor kulaklarıma. Bulunduğum yeri ve anı fark etmek hoşuma gitmiyor. Hemen camdaki o derinlikli yüzeye, o yalan olduğunu bildiğim sanrıya dönüyorum, tekrar o büyülü bakışlarla kenetlenmek için. Bıraktığım yerde buluyorum onu. Şiirler okunuyor belleğimde ya da okuduğum eski bir romanı bir kez daha anımsıyorum. Bakışmaya devam ediyoruz. Anlıyor onca kalabalığın içerisindeki yalnızlığımı ve rahatsızlığımı. Neden sonra gülümsüyor camdaki yansıma. Tanıdık bir huzur ve cesaret karışımıyla, gerçek olmasını dileyerek çeviriyorum başımı ağır ağır. Bakışlarım camdan yansıyan görüntünün sahibinin bakışlarıyla buluşuyor. Kaçırmıyor gözlerini. Çocuklar gibi mutlu oluyorum. Gülümsüyor bana… Ve anlatmaya yetmiyor bildiğim sözcükler, onun güzelliğini.
